dimanche, novembre 01, 2009

Vive la République

mercredi, octobre 28, 2009

Evrensellik Sorunu

Evrensellik Sorunu

Şehvetperest ekonominin (économie libidinale) açıklamasından sonra, Lyotard, Batı'da postmodern toplumlarda evrenselliğin parçalanması sorunu üzerine eğilir. Lyotard'a göre, eğitim özgürlüğünü tanıma modellerinin başarısızlığa uğraması, 1968 sonrasında ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılın barbarlığı Hegel'in yeniden sorgulanması gerekliliğini getirir; çünkü her gerçek olan ussal mıdır? sorusu sorulmalıdır. Auschwitz, Nazilerin temerküz kampları ve gaz odalarında olduğu gibi bir yanda; diğer yanda ise 1953 Berlin, 1968 Çekoslovakya ve 1956 Budapeşte ve 1980 Polonya olaylarında işçilerin ülkesinde emekçilerin Parti ve onun sendikalarına başkaldırmalarının sorgulanışı ortaya çıkmıştır. (Jean-François Lyotard, le Post-modernisme explique aux Enfants (Çocuklara Açıklanan Postmodernizm) Galilee, Paris, 1979, s. 53)

1968 parlamenter, liberalizm sistemine karşı çıkışı oluşturmuştur. Sloganı: Seçim aptallara tuzaktır (Election, piége â cons). Sosyal günlük yaşam, temsiliyeti zor durumda bırakmıştır. Aslında söylenmek istenilen modern öznenin iflas etmiş olduğudur: 1968 parlamento sisteminin iflasını gösterirken, 1912-29 ekonomik buhranı, bütün arz ve talep oyununun genelde insanlığı zengin edeceği şeklindeki liberal söylemin zayıflığını da göstermiştir. 1974-79 bunalımı ise Keynes-ötesi bir düzenin iflasını örneklemiştir. Bundan sonra ortaya çıkan ultra-liberalizm söylemini meşruluğa götürmüştür. (Lyotard, a.g.e. , s. 53) Bu şekilde büyük anlatılar inandırıcılıklarını yitirmişlerdir. Aufklarung (Aydınlanma Çağı) modern özne biçimini ortaya çıkarmıştır ve düşünce-eylemler, Aydınlanma felsefesinin fikirlerini izleyerek, 19. ve 20. yüzyıllara kadar devam edebilmiştir. Eylemler bir düşünce uğruna yapılmıştır. Bu da Kantçı anlamıyla, özgür tanınma adınadır. Aydınlanmacıların anlatısı, cahillikten kurtulma ve hizmetçilikten özgürlüğe doğru gitme adına, evrensel fikrin spekülatif gerçekleşmesi uğruna verilmiştir. Aynı şekilde cahillikten bilgiye geçiş, mitoslardan usçuluğa geçişi canlandırmış (Adorno); Marksist diyalektiğin sömürüye karşı mücadele düşüncesi olarak, emeğin sosyalleşmesiyle, yabancılaşmadan kurtulma fikri, kapitalist özgürlük adına fakirlikten kurtulma fikrinin devamı olarak gelmiştir: Bu şekilde, iki anlatı, sosyalist ve liberal anlatılar gelişmiştir. Birinciler emeği ve emekçiyi özgürlüğe kavuşturmak, ikinciler ise kapitalist yoldan insanlığı evrensel bir feraha kavuşturmak amacını güderek söylemlerine yasallık aramışlardır. Bu iki söylem ve alt-söylemlerin çıkış noktası Aydınlanma Çağı felsefesinin genel söylemidir. İnsanlık adına evrensel özgürlük denilen ve tüm insanlığa bunların aktarılması (1789 İnsan Hakları Bildirgesi yayınlanması) budur.

Lyotard şu soruyu sorar: "İnsanlık tarihi adı altında, bir fikrin kapağının altında hala hereket etmeye ve düşünmeye devam edecek miyiz?" (Lyotard, a.g.e. , s. 49) Modern gelenek ve görenekten kopacak mıyız? Soruyu sorduk, ama soruyu soran biz de bizim konumumuz da yeniden gözden geçirilmek zorunda.

"Auschwitz'den sonra şiir yazılabilir mi?" diye sormuştu Adorno, Modernliğin iflası da metafiziğin çöküşünü beraberinde getirmiştir. Diyalektiğin olumlu varlığı Hegelci düşüncenin, Kantçı gereklilik adına, Auschwitz adına ötekileri (Yahudileri) yok etmesine ne demeli? Acaba der Lyotard, bu iflas, birçok ad taşıyan dünyaların çokluğu diyebileceğimiz bir direnişe mi bağlıdır? (Lyotard, a.g.e. , s. 55) Yani kültürel farkların çokluğu diye bir şey var mıdır?

Lyotard, André Marcel d'Ans'ın Cashinahua'lardaki etnolojik araştırmasını örnek olarak gösterir: Vahşilerde örgütlenme biçiminin uygunluğu anlatıların nesilden nesile sürekliliği ile olanaklı olmuştur. Cashinahua'larda bir mitosu her yorumlayan sabit bir formülle belirtir (mitoslar efsane veya geleneksel anlatımlar değildir. Mitos'ta bir başlangıç noktasının önemi vardır): "İşte...'nin hikayesi, tıpkı daha önce benim duymuş olduğum gibi anlatacağım, beni dinleyiniz." Ve mitos anlatıldıktan sonra yine belli bir formül ile biter: "İşte...'nin hikayesi bitmektedir. Size bunu anlatan ...dır." Verilen adın da muhakkak bir Cashinahua adı olması gereklidir; hikayenin anlatıldığı yer de verilip, adlandırılmaktadır ("beyazların olduğu yerde..." İspanyol veya Portekiz adı söylenir). Belli bir töre bu adların söylenmesini gerektirir. Aynı şekilde, bu anlatıları işitmek için adlandırılmış olmak da mecburidir (Aynı şekilde yalnız erkekler bunu anlatabilirler). Yani adlandırılmak anlatılmaktır. Bu mitos anlatımı yineleyerek, adlandırdığı dünyasının töreye uygunluğunu ve dünyasının sürekliliğini sağlar.

Bu tür örgütlenme Batı'nın modernliğinin meşruiyetinin tamamen tersini oluşturur. Batı'dakiler kozmopolittir, yani tam manasıyla tekil ekinsel özdeşlikten evrensel vatandaşlık özdeşliğine geçişi belirtmektedir. (Lyotard, a.g.e. , s. 60) Batı'da bu tip bir geçişin oluşup oluşmadığı da sorgulanması gerekli bir sorudur. Vahşilerde bu tip evrensel geçiş söz konusu değildir. Vatandaşlık toplumuna doğru bir diyalektik söz konusu değildir. 1789 İnsan Hakları Bildirgesi, kendi anlatı törelliğinin sürekliliğini vahşilerde yok edip yerine vatandaşlık fikrinin meşruiyetini getirmeye çalışmıştır. Evrensel dilin bildirgesinin yazarının gönderimi ise şöyledir: "Biz Fransız halkı..." Afrika topraklarında zenci çocuklara okuma-yazma öğretmek, onları özgürlüğe kavuşturmaya çalışmak adı altında, Batılı misyonerler, onlara kendi ced kültürlerini anlatmışlardır: Afrikalılar kendilerinin Adem ve Havva'dan geldiklerini, dedeleri arasında Galyalıların Richelieu'nün olduğunu zannettiler.

Böylece, Aufklarung düşüncesi işçi eylemleri için de geçerlidir. Burada da uluslararası eylem kendisini yerel işçi ve halk eylemlerinden değil, ama proletaryadan ve onun kuramından almıştır: Proletarya yaratılmaya çalışıldı. Angola'da kabileler mızrak ve kalkanlarına orak ve çekiç resmederek sosyalizme geçip, proletarya diktatörlüğü kurduklarını sandılar. Uluslararası işçi hareketi meşruiyetini proleter olma fikrinden ve bunun gerçekleştirilmesinden almaktaydı. Vahşilere gitmeden önce, evrensellik 1870-71 Fransız-Alman Savaşında Uluslararası Alsas-Loren sorunu üzerinde takılıp kaldı ve 1914 yılında Rosa Luxemburg'un tüm direnişine rağmen Alman ve Fransız sosyalistleri savaş konusunda, bütçelerini milli savaş uğruna onayladılar (veya milliyetçi olmaya başlamış halkların oylarını kaybetmemek için böyle bir oyuna girdiler).

Evrenselleşme adına Milliyetçilik yapılmaktaydı. Aynı şekilde Stalin devrinde "tek ülkede sosyalizm" aynı mantık ve evrensellik fikri üzerine kurulmuştu, İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlık savaşları ve mücadelelerinin çoğalması, evrensel olan bir ufuk yerine, yerel ve milli adların meşruiyetini getirdi. Sermayenin akımı bile evrensel bir pazar oluşturmaktan geçer. Kültürel farklar ise turistik metalar olarak güçlenirler. (Lyotard, a.g.e. , s. 63)

Cashinahualar kendilerini "hakiki erkekler" diye adlandırıyorlardı. Yani anlatının getirdiği politik pratik, anlatıların kurumsallaştırdığı yaşamın tümünü kapsar; yani bu anlatı tümeldir. (Lyotard, a.g.e. , s. 76) Nazilerin söyleminde buna benzer öğeler vardır. Onlar da bir mitosu başlangıç alırlar (Kuzey tanrıları): Vatandaşlık fikri yerine aryen adını koyarlar. Vatandaşlar Cumhuriyeti değil, aryen ırkı politikasının içindekilerin meşru haklara sahip olduğu totaliter toplum fikrini gerçekleştirmek arzusunda bulunurlar ve Yahudileri, Çingeneleri, komünistleri ve homoseksüelleri toplama kamplarında toplum dışına kapatırlar. Totaliter anlatılar tek bir anlatı töresine bağlıdır. Cumhuriyetlerde ise birçok anlatı vardır; çünkü özdeşlikler tek değildir. Bu açıdan bakıldığı vakit büyük modern anlatılar, mitos değildir. Mitosların ilk çıktığı odağa karşı gerçekleştirilmek istenen modern bir fikir üzerine kurulmuştur. Ve bu fikir'in evrensel olduğu kadar meşru bir değeri de vardır. Bu şekilde 1789 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nden kopma değil, fakat bu bildirgenin iflası söz konusu olur. Nazi deneyimi ile artık Batı bilinci tarihin sürekli ileriye doğru gittiğini sanmaktan vazgeçer; yahut Kant gibi, tarihin evrensel bir ereğinden (teleolojisinden) bahsedilemez. Çünkü artık direniş hukuk kurallarına göre değil, ölüme karşı verilen bir direniş olmuştur. Naziler "insanlar yalnızca aryen ırkından olanlardır" gibisinden bir söyleme girdiklerinde, aryen olmayanlar yaşam hakkına sahip olamaz demektedirler: Aryen ırkından olmayanlar ölü doğmuşlardır. Bu açıdan Nazilerin savaşları birer sağlık işlemidir. Buna karşın evrensel olan vatandaşlık tekil bir ulus sisteminden, milliyetten geçer. Millet Meclisi tekil bir halkın temsilcisidir. Eğer, der Lyotard, insan haklarını haykıran tekil bir dava ise evrensel norm koyma davasının olumluluğunun evrensel bir değeri olabilir mi? Evrensel dava adına verilen tekil mercilerin yürüttüğü savaşların bağımsızlık savaşları mı yoksa istila savaşları mı olduğu nasıl bilinecektir?


Evrensel İnsan Hakları ve Dirimsellik

1980'li yıllarda ve bu yılların ortalarında en çok tartışma konusu olan konulardan biri evrensellik ve İnsan Hakları sorunsalıdır. Batı ülkelerinin bazılarında İnsan Hakları Bakanlığı bile kurulmuştur. 1789 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'nin evrenselliği meşru mudur? Kendi normlarını yaymak, geri kalmış ve az gelişmiş adını verdikleri ülkelere demokrasi götürmek sorusu sorulabilir mi? Batı Üçüncü Dünyaya demokrasi dersi verebilir mi? Tarihte en ileri toplumların Batı toplumları olduğu doğru mudur? Yoksa başka ülkelerde de bir kültür en az Batı'da olduğu kadar yüksek düzeyde midir? Alain Finkelkraut, Batı'nın üstünlüğünün tartışılmaz olduğunu savunurken, diğer ülkelerdeki barbarlıkların sorumlularını yine Batılı aydınlarda arar. Bu düşünüre göre, bugünkü insan hakları sorunu, Aydınlanmacı felsefeye karşı çıkanların tarih içinde bir çeşit yinelenmesinden kaynaklanmaktadır. (Alain Finkelkraut, La défaite de la pensée (Düşüncenin İflası), Gallimard, N.R.F. , 1987) Bir takım fikirler değişik konumlarda yeniden hortlamaktadır: Aydınlanma felsefesi filozoflarından Voltaire ve Montesquieu'ye karşı Herder 1774 yılında yeni bir kavramı ortaya atar: Volksgeist, yani ulusal yetenek. Bir Başka Tarih Felsefesi adlı kitabında, Herder, Montesquieu'ye karşı "dünyanın bütün uluslarının yerine geçilemez ve tek varlıklar" olduğunu sunar. Herder'e göre "hiçbir şey ortak tinlerden daha aşkın olamaz" ve "iyi, güzel, gerçek sözcüklerinin evrenselliği söz konusu olamaz." Yani, değerler bölgesi başkadır. Mutlak değerler diye bir şey söz konusu olamaz, der Herder. Aydınlanma düşünürlerinin söylemiş olduğu gibi, sürekli bir ilerleme de söz konusu değildir. Herder'e göre, Voltaire'in hatası şurada yatar: "Ülkesinin büyüklüğü onu yanıltmıştır. Eğer o birçok olayı tarihle birleştirmişse bu Fransa'nın yüksek konumundan dolayıdır." (Finkelkraut, a.g.e. , s. 16)

Finkelkraut'a göre bu fikirler daha sonraları Alman romantizmi tarafından benimsenecektir. Goethe'nin evrenselliğine karşı Herder'in yerelliği daha üstün ve baskın çıkmıştır. Almanya ve Fransa arasındaki Alsas toprakları sorunu milliyetçilik ve ırk kavramlarını gündeme getirmiştir. Finkelkraut bu fikirlerin savaş sonrası anti-sömürgeciler tarafından Batı'ya karşı kullanıldığını yazar. 1971 yılında Claude-Lévi Strauss ırkçılığa karşı yapılan büyük konferansı açış konuşmasında, ırk temasını ortaya çıkarır. Böylelikle ırk ve kültür arasındaki ilişkileri gündeme getirir. İnsanların kabul ettikleri "kültür biçimleri, yaşam biçimleri geçmişte olmuş olduğu gibi, şimdiki zamanda da, büyük bir ölçüde, biyolojik gelişmelerin ritimlerini ve yönünü" tayin edecektir. Finkelkraut, burada ırk sözcüğünün yeniden meşruluk kazanma sorununa değinir. (Finkelkraut, a.g.e. , s. 100) Finkelkraut diğer Batı dışı ülkelerde toplumsallık adına bireyi yadsımayı eleştirerek, yeni yanıtlar ortaya çıkarmak ister. Fakat normal şartlarda bunların tezlerinin totolojik kaldığını söyler; çünkü onun bütün göstermek istediği Batı normlarının dışındaki ilkelerin ve halkların barbar olduklarıdır. Örneğin eleştirdiği temalardan biri de UNESCO'nun Batı basın organlarının karşısına Üçüncü Dünya ülkelerine ait basın aygıtlarının ortaya çıkarılması sorunudur. İletişimin daha çok yönlü ve daha eşit ilişkilerde kurulması için girişilen hareketlerle, Finkelkraut, Batı'nın özgürlük fikrinin ayaklar altına alınmasına karşı çıkar. 1960'lı yıllar sonrası eski sömürgelerin bağımsızlık savaşlarını destekleyen aydınları da barbarlığı ve milliyetçiliği savundukları için eleştirir ve suçlar: Finkelkraut için önemli sorunsal "özgürlük" olarak belirmektedir. Finkelkraut'a göre, Herder'in ve Alman Romantizminin milliyetçi fikirleri, ortaya Nazizm fikrini çıkarmış olduğu gibi, bugün de Üçüncü Dünya ülkelerinin barbarlığını doğurmuştur. Anlaşılacağı gibi Finkelkraut, paranoyak bir biçimde, Batılı olmayan her türlü normda bir tehlike hissetmektedir.

Lyotard'ın ince çözümlemelerinin tersine, Finkelkraut, mitosları büyük Batı anlatılarını ve Aydınlanma Çağı fikirlerini, hepsini bir araya getirip, fikirlerini meşru kılmaya çalışır. İnsan Haklarının bütün ülkelere götürülmesinin yolunu, onların Batı normlarında asimile olmalarında görür. Aslında tartışma daha ince boyutlardadır. Tekil düşünce için, diğer ülkelerin kendi kültürleri en az Batınınkiler kadar meşrudur ve onların da hukukları vardır, gibisinden bir tartışmaya girmez; çünkü, eğer gözü kapalı bir Batıcılık propagandası yapılmazsa bu ülkeler özgürlük yolunda ilerleyen tarihle bütünleşemezler. Asıl sorun 1789 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi'nden beri 200 yıl gibi bir zamanın geçmiş olmasıdır. Ortaya çıkan iktidar biçimlerinin şekilleri, anlatıları, denetim mekanizmaları aynı değildir. Artık iktidarlar kraliyet rejiminin mekanizmalarında veya giyotin ile sonuçlanan idam cezalarıyla işlemiyor. Hukukun törebilimi başka şekiller almıştır. Tartışmalar aynı konular üzerine ve aynı tip olaylar üzerine yapılmaz. Foucault'nun tarih görüşü burada gündeme gelir: Foucault Klasik Çağ iktidarı ile modern disiplin çağı iktidarındaki ayrımları ortaya çıkarır ve artık günümüzün nasıl bu disiplin iktidarından da uzaklaşarak bir biyo-politikaya dönüşmüş olduğunu vurgular. Artık disiplinden ve kapalı yerlerden, Hapishane, Tımarhaneden çok, insanları en özgür alanlarda kodlayıp, normlara sokan bir modern iktidarın varlığını açıklar. Burada sorun artık hak, hukuk değil, yaşamın ta kendisi olmuştur. İktidarlar, artık toplumdışıları cezalandırmakla kalmayıp, tüm toplum üzerinde bir işletme mekanizması kurmuştur. Artık insanlar ve halklar bu normlara isteye isteye uymakta ve normları kendi içinde, kendi arzusu olarak hissetmektedirler: Cinsellik, turizm, eğlence, kültür, her şey belli normların içinde işler ve belli görevleri yüklenir. Foucault mekanlar üzerine yazdığı bir makalesinde, heterotopyaların bir yanılsama mekanı yarattığını söyleyerek, genelevlerin ve sömürgelerde kurulan düzen içindeki mekanların belli işlevleri olmasını göstererek, modern toplumların içindeki işlevselliğe de dikkat çeker. (Michel Foucault, "Öteki Mekanlara Dair", Defter, Nisan-Mayıs 1988)

Diğer taraftan yaşamın iktidar altına alındığını yazan Clément Rosset (La force majeure (Yüce Kuvvet), Editions de Minuit, Paris, 1983, s. 16-17) en büyük kuvvetin neşeli yaşamaktan geçtiğini söylemekte ve 1789 insan haklarının evrenselliğinin yanında, bir umut kokusu görmemektedir. Clément Rosset'ye göre evrensel mutluluk kavramının kendisinde bir bütünleyicilik, tümellik vardır; çünkü evrensel olana doğru mutluluğu götürmek aslında şüphelidir ve böylece fanatizm, dinini yayma anlamına gelmektedir. Yani, inançlı bir insan için, diğer insanların inançlarına karşı çıkma sürecini kapsamaktadır. Bu nedenle de fanatik düşünce ezelden beri terörist bir düşüncedir. İki yüzyıldır bize ilerici ve liberal diye sunulan fikre göre, insanlar birbirlerine benzemektedirler. Clément Rosset "bu evrensel birbirine benzeme fikrinden daha tehlikeli bir şey olamaz" diye yazar, çünkü "bir insan bana benzemek için benim düşündüklerimi düşünmek zorundadır; benim için iyi olanın onun için de iyi olması gerekmektedir; eğer bunları kabul etmezse, o zaman ona zorla kabul ettireceğim demektir." Bu nedenle "başkasında benzerini bulmak demek her zaman bir şiddet oluşturmak demektir." (Clément Rosset a.g.e. , s. 17) Bu yüzden de her türlü hümanizma, bilkuvve terörizmdir.

Neşe felsefesi üzerine eğilen Rosset için her türlü tümellik fikri ise tüm biçimlerinde tamamen yaşam dolu bir neşe fikrine yabancıdır; çünkü tümcülüğün dayandığı inanç, neşenin tam tersidir.

Foucault'da da izlenen bu hayat dolu felsefe -meşhur gülüşü- birtakım Fransız aydınları tarafından eleştirilir (Finkelkraut, modern aydınların çöküşünü Foucault'nun düşüncesine bağlar). İnsan Hakları Bildirgesi'ni savunmamak demek, meydanı reaksiyonerlere bırakmak demektir, diyen Finkelkraut, bu filozofun doğru alanlarda mücadele etmesini pek anlayamaz. Deleuze, Foucault'nun politik mücadelelere girmesine şaşanlara şu yanıtı verir: "Üç yüz yıldan beri aptallar, Spinoza'nın hem insanın özgürlüğüne inanmadığını hem de özgün varlığına inanmadığı halde, insanın özgürlüğü istencine sahip olduğuna şaşmaktaydılar. Bugünün yeni aptalları yahut bu yeniden doğmuş aptallar, Foucault'nun, insanın ölümünü söyleyen filozofun, politik mücadelelerde bulunmasına şaşmaktadır." (Gilles Deleuze, Foucault, Editions de Minuit, Paris, 1986, s. 96) "Foucault'ya evrensel bir bilinç ve ebedi evrensel insan hakları -bu her türlü incelemenin dışında tutulmalı- ile karşı çıkarak evrenselliği anımsatmaktadırlar. Bunlar 19. yüzyıldan beri hukukun geçirdiği değişimlerden habersiz midir? (...) Evrensel adı altında iki türlü tekillik vardır; tekilliklerin piyasaya çıkarılması vardır ve evrensellik veya insanın ebediliği belli bir tarihi oluşumla taşınan geçici ve tekil bir bileşimin gölgesidir. Tek evrenselin aynı anda ortaya çıktığı şık matematiktir; çünkü orada oluşum eşiği ve ortaya çıkma eşiği kesişmektedir. Buradan başka her yerde evrensel arkadan gelir (...) hukukun öznesi oarak tekillikler taşıyan yaşam vardır. Yaşam ebedi olabilir, ama insan yaşam demek değildir. Evet, Anayasalar politikası devrinde, belli bir tarihi anda yaşam güçleri bir biçim oluşturduğu anda, yaşamın yerine insan hukuk öznesi olarak gelmiştir. Ama bugün, hukuk yine öznesini değiştirmiştir; çünkü insanda bile yaşam güçleri başka bileşimlere girdi ve başka figürler oluşturdu." (Deleuze, a.g.e. , s. 97)

Bunu daha iyi anlamak için, insanın güçler mücadelesinden oluştuğunu anımsayalım. İnsanın içindeki güçler, dışındaki güçler ile çarpışırlar. Klasik çağ içinde, insanın içindeki güçler, dışındaki güçlerle ortaya çıkan bileşim sonucunda Tanrı figürünü ortaya çıkartmıştı. Bu nedenle bütün klasik filozoflar (17. yüzyıl) -Pascal, Spinoza, Leibniz- için sonsuzluktur önemli olan. İnsan sonu olan bir varlık olarak sonsuz Tanrı fikrine boyun eğmiştir: Aydınlanma felsefesi ve 19. yüzyıl ile, insan artık ön plana çıkmaktadır. "İnsan" adını verdiğimiz de insanın iç ve dış güçlerinin ilişkilerinden ortaya çıkan bir biçim olduğu akla geitirilmeli; yoksa insanın kendisi değil. Bu çağ evrensel İnsan Haklarının ilan edildiği Anayasalar Çağını oluşturur. Nietzsche, Tanrı öldü artık sıra insanın ölümündedir, dediğinde insanın biçimi fikrinin ölümünden bahseder. Yeni teknolojik ilerlemeler, sanayii ve sanayi-ötesi devrimler, robotlaşmalar ve otomotizasyon, telematik ve bürotik ilerlemeler, insanın dışındaki güçlerin biçimini de değiştirmiştir. İşte Foucault'nun bahsettiği insanın ölümü teması sadece burada yatar. Değişen tarihi oluşumlara ve bunların değişinimlerine göre iktidar biçimleri de değişmektedir. Hiçbir iktidar biçimi için biri birinden daha iyiydi demek mümkün değildir; çünkü iktidarların tarihi oluşumlar içindeki biçimlerinin doğaları değişiktir. Hıristiyan iktidar ile Modern Devletin yarattığı iktidar veyahut biyo-politikanın iktidarını oluşturan ve özgür alanları işleten iktidar aynı değildir. Aralarında doğa farklılıkları bulunur. Bir iktidar biçiminden diğerine geçişte değişinimler (mutasyonlar) olur ve tarih, bu nedenle, süreksizliklerle doludur. Bu süreksizliklerin sürekliliği olayları, kazaları, mutasyonları oluşturur. Foucault için, eğer 19. yüzyıl tarihi, kökleri ve insanı keşfettiyse, düşünülmeyen üstünde derinleşmeyen, sürekli olarak elimizden sıyrılıp kaçan deneyimlerle tarihin, köklerin, insanın gölgeleriyle ilgili ise 20. yüzyılın işlevi başkadır. İnsan nasıl olur da binlerce yıldır o olmadan biçim almış olan düzenlenişi; anımsayamadığı anlamı söylem aracılığıyla anlık olarak eyleme geçirdiği sözcüklerde hemen hemen uyandırılamayacak bir uykuya dalmış olan ve daha başlangıçtan konuşmasını ve düşüncesine içine yerleştirmek zorunda kaldığı dilin öznesi olabilir? Çünkü bu yüzyıl aynı zamanda bir dil-varlığının dönemidir.

Burada Nietzsche'nin tanrıtanımaz düşüncesi ortaya çıkar. Leibniz'in iyimserliği (Tanrı dünyalardan en mükemmelini yaratmıştır) Nietzsche'nin iyimserliğinde tanrıtanımazlığa dönüşmektedir; çünkü Nietzsche için Tanrı "çoktan" ölmüştür ve olayları rastlantılar düzeni düzenlemektedir. Ona göre "rastlantı demir pençenin attığı zarda bulunmaktadır."

Foucault biyo-iktidar içinde insanın artık hukuk öznesi olarak değil, bir yaşam öznesi olarak ortaya çıkmakta olduğuna dikkat çeker. İktidarlar, halkların yaşamlarını işletir: Belli saatlerde, belli günlerde insanları ya otobanlara sürükler ya da uyutur: New York'ta elektriklerin kesildiği bir gece TV seyredemeyen Amerikalı çiftlerin hepsi aynı gün sevişip, aynı gün çocuk yapmıştır. Yine New York'ta TV programlarında, reklamlar sırasında herkes aynı anda tuvalete gider, öyle ki bu saatlerde itfaiye gelir, tıkanan kanalizasyon yollarını açmak zorunda kalır.

İktidar biyo-politik çağda özgür alanları ve özgür insanları işletmeye koyar; tıpkı sanayi devrinde insanın özgür olup, emeğini satabilecek özgürlüğe kavuşması gibi bir özgürlük alanları işletilir. Bu nedenle Foucault-Deleuze gibi tekil düşünce filozoflarının dikkatleri çektikleri alan artık hukuk değil; yaşamın ta kendisidir. 20. yüzyıl soykırımlarında biyo-politikaların getirdiği soy kırımlarının nedeni bu tip iktidarlarda yatmaktadır. Biyo-iktidar için dirimsellik yeni tip iktidarın nesnesi durumuna girmiştir. Hukuki olan egemenlik rejimlerinin bir öznesidir. Hükümdar kendisine karşı gelen insanların yaşamını, canını, elinin altında tutar; çünkü hükümdarın hukuku çiğnenir. Ama soykırımlarında (Naziler devri) eski öldürme hakkına dönüş söz konusu değildir. Tam tersine bir ırk adına, daha üstün kabul edilen bir halkın yaşam mekan ve şartları için, aşağı sayılan ırktakileri hukuki bir düşman olarak değil (esir almak söz konusu değil), ama zehirli mikrop bulaştıran, biyolojik bir tehlike olarak görülmesinde iktidar açığa çıkar. Bu iktidar biçimine karşı direniş yaşamın kendisinin bir direnişidir. Bu iktidar politik nesne olarak yaşamı hedefler. Böylece anlaşılabileceği gibi, üstün insan yaşamın özgürleşmesi için mücadeledir; çünkü yukarıda görüldüğü gibi, insanlar yaşamı hapsedebilmektedirler.


Ali Akay

(Tekil Düşünce adlı kitabından iki kısımdır.)

dimanche, octobre 11, 2009

Turkey and Armenia sign historic protocols

Turkish FM Ahmet Davutoğlu and Armenian FM Edward Nalbandian shake hands after signing the delayed protocols

Turkish FM Ahmet Davutoğlu and Armenian FM Edward Nalbandian shake hands after signing the delayed protocols

The foreign ministers of Turkey and Armenia signed the historic protocols late Saturday to normalize their troubled relations after the resolution of last-minute differences.

The ceremony that took place after a three-hour delay began when the host country, Switzerland’s Foreign Minister Micheline Calmy-Rey invited Turkish FM Ahmet Davutoğlu and Armenian FM Edward Nalbandian to the table. U.S. Secretary of State Hillary Clinton, French FM Bernard Kouchner, Russian FM Sergei Lavrov and EU’s foreign policy chief Javier Solana were present during the ceremony.

All parties to the protocol posed to cameras following the signing ceremony. Neither Davutoğlu nor Nalbandian gave verbal statements. A strained atmosphere was evident during the historic event.

Davutoğlu and Nalbandian were expected to sign protocols intended to normalize relations between the two countries at 6 p.m. at the University of Zurich. Both Davutoğlu and his Swiss counterpart arrived at the saloon of the university at the scheduled time. However, Clinton and Nalbandian were absent, opening the way for speculation that Clinton was trying to convince the Armenian minister to attend the ceremony.

The crisis occuped when Turkey and Armenia attempted to interfere in the verbal statements they will make. In his speech, Nalbandian wanted to refer to the 1915 killings of the Armenians at the hands of the Ottoman Empire by using the word “genocide,” considered as an attempt to relax the Armenian diaspora and the opposition in Armenia. The Turkish side, on the other hand, wanted to refer to the Nagorno-Karabakh conflict, something Armenia says has nothing to do with the normalization of ties with Turkey, NTV broadcaster reported from Zurich.

It was later announced that the signing ceremony was delayed for an indefinite time but there were ongoing negotiations over the wording of the verbal statements. While the delegations were returning to the University of Zurich, Nalbandian was still absent and instead, Armenian Ambassador to Switzerland Charles Aznavour was present, raising questions if the protocols would be signed at the level of the two countries’ ambassadors to Switzerland or the foreign ministers.

The Armenian Foreign Ministry announced the protocols would be signed around 9 p.m. The crisis was overcome when the parties agreed not to give verbal statements.

In the following process, the accords need to be forwarded to the two countries' parliaments for ratification. On Monday, the Turkish Cabinet is expected to discuss the documents before sending them to Parliament.

Before departing Istanbul, Davutoğlu gave closed-door press briefing. "I could not sleep last night. I am going to sign an accord which has historical responibility," NTV quoted him as saying early Saturday.

The protocols are accompanied by an appendix, which specifies a clear timetable for implementation. The agreements envision the opening of the border within two months after the second protocol goes into force, although, this step requires approval from the parliaments of both countries and their presidents.

In Istanbul, Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan said, “Armenian demands in time will be very important. We’ll not bend in the face of those demands.” Erdoğan assured that Turkey would not take any step that would leave Azerbaijan in difficulty. Asked about the meeting of the Armenian and Azeri presidents in Moldova last Thursday, he said a more positive step could be taken that would contribute to the normalization between Turkey and Armenia. “Despite this, we are in favor of developing relations with Armenia by protecting our good intentions and in a way that will not hurt Azerbaijan,” he told reporters.

Although no links are established in the protocols between the normalization of Turkish-Armenian ties and the settlement of the dispute between Armenia and Azerbaijan, Erdoğan stressed the opening of the border with Yerevan could be considered a process parallel to progress in Nagorno-Karabakh.

In a televised interview, Deputy Prime Minister Cemil Çiçek said the instability in the Caucasus was harming Turkey. “We want normalization [in ties with Armenia] which will bring peace and stability to the Caucasus,” he told private NTV television. He made clear, however, that the relationship between Armenia and Azerbaijan would be important in the process of normalization of ties between Turkey and Armenia.


dimanche, octobre 04, 2009

comment protéger son wi-fi ...

Wireless security and encryption systems are fraught with problems and insecurity, and other methods to restrict your signal to a small area are cumbersome at best.

Enter a new solution: Anti-Wi-Fi paint.

The idea is simple: Use a special paint on walls where you don't want wireless to pass through (say the exterior of your house). The secret is mixing aluminum-iron oxide particles in with the paint. The metal particles resonate at the same frequency as Wi-Fi and other radio waves, so signals can't pass through the thin layer of pigment. Outsiders would simply be unable to access your wireless network, just as you, inside the house, won't be able to interlope on anything beamed on the outside.

mardi, septembre 01, 2009

Accord entre La Turquie et l'Arménie

tan arasında imzalanan protokollerin ayrıntıları...


Zeynep Gürcanlı YAZIYOR

Ermenistan’ın istedikleri;

  • Sınırlar açılıyor.
  • Diplomatik ilişki kuruluyor.
  • Hava, kara ve demiryolu bağlantıları kuruluyor.
  • Türkiye, Ermenistan’a uluslararası kuruluşlarda uyguladığı tüm vetoları kaldırıyor.
  • Ermenistan’ın enerji yolları üzerinde bulunmasına ilişkin (ilerde kurulabilecek doğalgaz ve petrol boru hattı gibi) Türk vetosu kalkıyor. Enerji işbirliği başlıyor.

Türkiye’nin istedikleri;

  • Ermenistan, Türkiye ile mevcut sınırı resmen tanıyor.
  • Soykırım iddialarını araştırmak üzere bir alt komite kuruluyor.
  • Ermenistan devleti, soykırım iddialarını uluslar arası alanda Türkiye’ye karşı kullanmama, bu konuda herhangi bir lobi faaliyeti içine girmeme taahhüdünde bulunuyor.
  • Ermenistan da, Türkiye gibi, arşivlerini araştırma için açıyor.

Azerbaycan anlaşmazlığına ilişkin;

  • Ermenistan, sorunlarını “silah yoluyla değil, diplomatik yollardan” çözmeyi taahhüt ediyor
  • Ermenistan, bölgedeki üçüncü ülkelerin içişlerine karışmamayı taahhüt ediyor.

Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan iki protokol, tarihi anlam taşıyor. Bu protokollerle, hem Türkiye ile Ermenistan arasındaki anlaşmazlıklar aşılmış oluyor;


Hem de Türkiye, dost ve kardeş ülke Azerbaycan’a yönelik uluslar arası taahhütlerini yerine getirmiş oluyor. Nasıl mı?

İşte, Türkiye ile Ermenistan arasında üzerinde uzlaşmaya varılan, diplomatik dille yazılmış iki protokolün getirecekleri;

ERMENİSTAN AÇISINDAN GETİRİLER;

  • SINIRLAR AÇILIYOR

    Ermenistan’ın uzun zamandır istediği, Türkiye ile sınırların açılmasının önündeki engeller kalkıyor. Ermenistan’ın Gürcistan,İran ve Türkiye ile sınırı var. Ancak İran sınırı çok dağlık ve bu coğrafi durum ticareti sekteye uğratıyor. Gürcistan ise, istikrarsızlık nedeniyle ticaret açısından riskli Ermenistan için. Rusya ile geçen yıl yaşanan savaş nedeniyle Gürcistan’ın kendisi açlık tehlikesiyle karşılaşmıştı. Dolayısıyla, Ermenistan’a mal göndermesi pamuk ipliğine bağlı. Dolayısıyla, Ermenistan için en garanti ticaret yolu Türkiye’den geçiyor.
  • DİPLOMATİK İLİŞKİ KURULUYOR

    Yine ilk protokol ile Türkiye Ermenistan ile diplomatik ilişki kurmayı taahhüt ediyor. Ve bunu, herhangi bir ön koşula bağlamıyor. Ancak metinde dikkat çeken unsur, karşılıklı diplomatik misyon kurulacağının söylenmesi, ancak bunun “ne düzeyde” olacağının belirtilmemesi. Türkiye, Ermenistan ile ilişkilerin seyrine göre, bu misyonu “büyükelçi” düzeyinde değil, daha alt düzeyde tutabilecek.
  • HAVA, KARA VE DEMİRYOLU BAĞLANTILARI KURULUYOR

    Ermenistan’ın en büyük sıkıntılarından biri de, Batı ile bağlantının en uygun yolu olan Türkiye yolunun kapalı olmasıydı. Bu sadece ticari açıdan değil, sosyal açıdan da Ermenistan’ı çok zorluyordu. Bölgesel ulaştırma projelerinde Türkiye’nin vetosu nedeniyle, Ermenistan hep devre dışı kalıyordu (bunun en önemli örneği, kurulma aşamasında olan Kars-Tiflis-Bakü demiryolu projesi. Projenin aslı, Kars-Ahır kelek-Bakü idi. Ancak Ermenistan Türkiye tarafından istenmediğinden, Ahır kelek bölümü çıkıp, yol uzatılarak, Tiflis dâhil edilmişti).
  • TÜRKİYE, ERMENİSTAN’A ULUSLAR ARASI KURULUŞLARDA UYGULADIĞI TÜM VETOLARI KALDIRIYOR

    Türkiye, üyesi olduğu kuruluşlarda Ermenistan’a veto uygulayabiliyordu. Bu çerçevede Ermenistan’ın bazı üyelikleri, bizzat Türkiye tarafından engellenmişti. Şimdi protokolle bu durum ortadan kalkıyor.
  • ERMENİSTAN’IN ENERJİ YOLLARI ÜZERİNDE BULUNMASINA İLİŞİKİN (İLERDE KURULABİLECEK DOĞALGAZ VE PETROL BORU HATTI GİBİ) TÜRK VETOSU KALKIYOR. ENERJİ İŞBİRLİĞİ BAŞLIYOR

    Türkiye ile ilişkilerin olmaması Ermenistan’ın, Orta Asya petrollerinin Batı’ya aktarılması güzergâhında da devre dışı kalmasını sağlıyordu. Bunun en iyi örneği, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı. Şimdi, Ermenistan’ın enerji yollarındaki kilit ülkelerden biri olmasının da önü açıldı. Ayrıca, protokollerle Ermenistan’ın yoğun enerji ihtiyacının Türkiye ile girilecek elektrik işbirliği gibi projelerle karşılanması da söz konusu olabilecek.

TÜRKİYE’NİN İSTEDİKLERİ;

  • ERMENİSTAN, TÜRKİYE İLE MEVCUT SINIRI RESMEN TANIYOR

    Türkiye ile Ermenistan arasındaki en önemli ikili meselelerden biri, Ermenistan’ın SSCB’den bağımsızlığını aldıktan sonra, Türkiye ile sınırını resmen tanımaması idi. Türkiye, Ermenistan bağımsız olduktan sonra pek çok kere, mevcut sınırı çizen ve 1920’lerde imzalanmış Kars ve Gümrü anlaşmalarının Erivan hükümeti tarafından da resmen tanınmasını istemişti. Ancak Ermenistan değil bu çağrılara yanıt vermek, aksini yapmıştı; Bağımsızlık bildirgesine devletin amaçlarından bir olarak “Büyük Ermenistan’ın kurulmasını” koymuştu. Büyük Ermenistan ideali, Türkiye’den de Doğu Anadolu illerinin Ermenistan sınırları içine katılmasını içeriyor. Şimdi bu protokoller, Erivan hükümetinin “Büyük Ermenistan” ideallerini sonsuza kadar bırakması anlamına geliyor.
  • SOYKIRIM İDDİALARINI ARAŞTIRMAK ÜZERE BİR ALT KOMİTE KURULUYOR

    Protokollerdeki Türkiye açısından en kritik unsurlardan biri bu. Erivan hükümeti resmen, soykırım iddialarını araştırmak üzere “tarafsız bir komite” kurmayı kabul ediyor ve bunu tüm dünyaya açıklıyor. Üstelik bu komite, başta İsviçre olmak üzere, üçüncü ülkelerin araştırmacılarına da açılıyor.

  • ERMENİSTAN DEVLETİ, SOYKIRIM İDDİALARINI ULUSLAR ARASI ALANDA TÜRKİYE’YE KARŞI KULLANMAMA, BU KONUDA HERHANGİ BİR LOBİ FAALİYETİ İÇİNE GİRMEME TAAHHÜDÜNDE BULUNUYOR

    Yine Ermeni soykırım iddialarına ilişkin protokolün diplomatik ifadeleri arkasında fevkalade önemli bir unsur yatıyor. Protokolle Ermenistan, üçüncü ülkelerde Soykırım iddialarına ilişkin birbiri ardına gelen parlamento kararları ya da yasaları “desteklememe” ya da en azından bu tip kararların çıkmasının ardında “devlet olarak durmama” sözü veriyor. Tabii, Erivan’ın bu kararı ABD ya da Fransa gibi ülkelerdeki güçlü Ermeni diasporasını bağlamıyor. Ama en azından, Türkiye Erivan hükümetini, resmi düzeyde de olsa, soykırım iddialarının dünyada “yasa haline gelmesi” konusunda devre dışı bırakıyor.
  • ERMENİSTAN DA, TÜRKİYE GİBİ, ARŞİVLERİNİ ARAŞTIRMA İÇİN AÇIYOR

    Türkiye; soykırım iddialarının araştırılması için daha önce Osmanlı arşivlerini açmıştı. Ancak Ermenistan hükümeti bunu yapmamıştı. Şimdi işbirliği protokolü ile Ermeni arşivleri de tüm dünyanın araştırması açılıyor.

AZERBAYCAN ANLAŞMAZLIĞINA İLİŞKİN;

ERMENİSTAN, SORUNLARINI “SİLAH YOLUYLA DEĞİL, DİPLOMATİK YOLLARDAN” ÇÖZMEYİ TAAHHÜT EDİYOR

Türkiye, iki protokolle, dost ve kardeş ülke Azerbaycan’ın hakkını da koruyor. Erivan hükümeti, komşuları ile sorunları ne olursa olsun, diplomatik yollarla çözmeyi taahhüt ediyor. Ayrıca, “üçüncü ülkelerin içişlerine karışmama” sözü, doğrudan Dağlık Karabağ’ı bağlıyor. Dağlık Karabağ, resmen Azerbaycan toprağı. Ancak Ermeni işgali altında. Ermenistan, burada tek taraflı ilan edilmiş devleti tanıyor, destekliyor. Ancak bu durum, Ermenistan’ın “Azerbaycan’ın içişlerine karışması” anlamına geliyor. Şimdi bu protokolle, Erivan hükümeti, fiilen yapmasa da, resmen bundan vazgeçeceğini taahhüt ediyor.

dimanche, mai 24, 2009

les clés de la ville de Paris pour 3 intellectuels Turcs

Paris Belediye Başkanı Betrand Delanoe, 1 temmuzda başlayacak olan Fransa’da Türkiye Sezonu başlıklı etkinlikler çerçevesinde kentin altın anahtarını Nuri Bilge Ceylan, Orhan Pamuk ve Ara Güler’e teslim edecek. 

Etkinlikler, başkent Paris’in ünlü Trocodero Meydanı’nda, Anadolu Ateşi Dans Topluluğu’nun gösterisi ve Mercan Dede konseriyle başlayacak. Paris’in ünlü Louvre Müzesinde Osmanlı Kaftanları ve Grand Palais’de Çağlar Boyu İstanbul konulu sergiler, sezonun en önemli etkinlikleri arasında yer alıyor. Etkinliklerle Türkiye’yi ziyaret eden Fransız turist sayısının yılda 750 binden 1 milyona çıkarılması ve Fransız toplumuna Türkiye’nin daha iyi tanıtılması hedefleniyor. AA

dimanche, avril 05, 2009

Nouveau Bessa III

Nouvel appareil de photo Voigtlander :



Vue de doq:

he BESSA III is a high portable, folding bellows camera that allows extremely high-quality images to be taken using a high-performance lens unit. The camera is equipped with an unique mechanism for switching between to film formats.



Type:

6 x 7 type rangefinder folding camera

Film format

6 x 7 and 6 x 6 by selector switch

6 x 7 size: 56 x 69mm
6 x 6 size: 56 x 56mm

Film

120 or 220 roll film

Frames

6 x 7 size: 120 – 10 shots,
220 – 20 shots

6 x 6 size: 120 – 12 shots
220 – 24 shots

Lens

HELIAR 3,5/80mm
6 elements in 4 groups
Angle of view: 6 x 7 size = 57°
Angle of view: 6 x 6 size = 53°

Focusing

Manually controlled helicoid

Focusing range

0,9 m – inf.

Finder

Coincidence type rangefinder with bright frame and automatic parallax correction.

Macro ratio

X 0,7

Diopter correction

Eyepiece diopter (19mm tread) can be screwed on.

Indicators in view finder

LED
- Aperture Priority Auto Mode and properly set shutter speed indicator lit.
- Manual exposure mode
- Battery consumptoin warning

Shutter

Electronically controlled lens shutter. Shutter speed 4s – 1/500 sec.

Exposure control

Center weighted average metering. Exposure compensation: +/- 2 by 1/3 steps

Film speed

Manually set. ISO25 – 3200 by 1/3 steps

Film winding

By film advance dial

Film counter

Additive type with auto reset, automatically switched to 120 or 220 type synchronized with film type selector switch on film pressure plate.

Battery

X1 CR2 Lithium battery

Size

178mm x 109mm x 138 mm or 64mm (closed)

Weight

1,000g








Price 1.999,- €

This camera will be delivered
in May 2009
< Free Hit Counters
Free Counter